Manfred Weber'in mektubu: CSU kendini arıyor

Manfred Weber'in kendi partisine yazdığı Pentecost mektubu, AB odaklı, teknokratik bir siyaset anlayışını ortaya koyuyor. Bu CSU için yanlış yoldur.

Manfred Weber Pentecost'ta CSU'ya bir mektup yazdı. Parti başkan yardımcısı mütevazı bir şekilde bunu “düşünme dürtüsü” olarak nitelendiriyor. Aslında bu başka bir şeydir: politik bir öz tahayyül. Metin, artık sadece yorum yapmak istemeyen, aynı zamanda partiyi entelektüel olarak ele geçirmek isteyen bir adamın özgüvenini yansıtıyor. İşte tam da bu yüzden dikkatle okumaya değer. Bir CSU siyasetçisi, kendi partisinin iç güvensizliğini bu kadar açık bir şekilde dile getirirken, aynı zamanda liderlerinin bazı kesimlerinin kendi tarihlerinden ne kadar uzaklaştığını istemeden de olsa ortaya koyan çok az kişi olmuştur.

Weber, yıpranan bir toplum, “iç yapıştırıcının” kaybı ve teknokratik liberalizmin sonu teşhisini koyuyor. Ortak çıkardan, topluluktan, Avrupa Savunma Birliği'nden ve yeni bir “Bavyera anlatısından” bahsediyor. Birçoğu mantıklı geliyor. Ancak satır aralarında mektup, nereye gitmek istediklerini bilmeyen ve kendi kökenlerini zar zor anlayan bir grup memurun kendi kendine konuşması gibi okunuyor.

Euro ile ilgili pasaj özellikle aydınlatıcıdır. Weber, “1980'lerin sonunda” CSU'ya katıldığında, euroya geçiş konusunda parti içi büyük “Waigel ve Gauweiler” tartışmasının hararetli olduğunu yazıyor. Bu sadece yanlış değil. Tarihsel olarak garip bir şekilde yanlıştır.

1980'lerin sonunda CSU tamamen farklı sorularla sarsıldı: 1988'de Franz Josef Strauss'un ölümü, 1989'da Duvar'ın yıkılması, Almanya'nın birliği, Doğu Almanya'da D-Mark'ın uygulamaya konulması, Saksonya ve Thüringen'de CSU'nun varlığının stratejik sorunu. O dönemde Kreuth'taki tartışma Maastricht'le ilgili değil, Almanya'nın geleceğiyle ilgiliydi. Gerçek euro tartışması yıllar sonra başladı.

Ancak hatanın kendisinden daha da ilginç olanı, bunun arkasında yatan siyasi düşüncedir. Weber, Fransa'nın artık milliyetçi başkanların yönetimi altında bile euro yüzünden ayrılamayacağı gerçeğini kutluyor çünkü aksi takdirde ülke iflas ederdi. Bu dikkat çekici bir cümle. Avrupa burada gönüllü bir siyasi topluluk olarak değil, mali açıdan zorlayıcı bir düzen olarak ortaya çıkıyor. Ortak para birimi demokratik onaydan dolayı değil, geri dönülemezliğinden dolayı övülüyor. İnsan, Avrupa'nın coşkusundan ziyade, teknokratın siyasi alternatiflerin terk edilmesinden duyduğu sevinci hissediyor.

CSU'nun hâlâ varlığını sürdüren diğer düşünce ekolü tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Burada Avrupa'nın geri dönülemezliği değil, daha ziyade siyasi hareketlilik konuşuluyor: yeni sivil ittifaklar, CSU ile Özgür Seçmenler arasında, hatta belki Bavyera'nın ötesinde stratejik bir açılım. Bunun arkasında farklı bir siyaset fikri yatıyor: Mevcut güç mimarilerinin yönetimi değil, yeni çoğunlukları ve yeni toplumsal bağları örgütleme yeteneği.

Bölgesel kimlik ve demokratik hareketlilik

CSU içindeki asıl çatışma artık “modern” ile “muhafazakâr” arasında değil. Bir yön Avrupai-idari, kurumsal ve teknokratik bir şekilde düşünüyor. Diğeri ise federaldir, iktidar politikasına dayalıdır ve sosyal kökenlidir. Bir kişi sistemlere, kurallara ve büyük yapılara güvenir. Diğeri ise siyasi bağlar, bölgesel kimlik ve demokratik hareketlilik üzerine.

İşte bu yüzden Weber'in mektubu, tüm dokunaklılığına rağmen garip bir şekilde soyut görünüyor. Müdavimlerin masasını canlandırıyor ama siyasi dili resmi düzyazı olarak kalıyor. Topluluk ruhundan bahsediyor ama neredeyse her zaman yönetim ve yapı açısından. “Düşünme dürtüsü” hakkındaki cümle bile sonuçta bir yöneticinin klinik iç gözlemi gibi görünüyor – sanki çıkmaz bir sokaktan geliyormuş gibi bir yardım çığlığı.

Weber mektubunun bir başka ironisi de, her ne kadar sürekli olarak “popülizme” karşı uyarıda bulunsa da, bizzat kendisinin sürekli bir puanlama ifadesi ve girişimi olmasıdır. Topluluk ruhu, Avrupa ve toplumsal birlikte yaşamayla ilgili tüm formüllerin arkasında asıl korku yatıyor: Sonunda bunların sadece gevezelik olduğu ortaya çıkacak.

CSU içindeki asıl tartışma, Avrupa'ya dair temelde farklı iki fikir, devlet ve demokrasi arasında sürüyor. Bir yön daha az Avrupalı ​​ve daha çok kurumsal AB aygıtına, onun entegrasyon mantığına, teknokratik kontrol modellerine ve “gittikçe daha yakın birlik” şeklindeki eski formüle odaklanıyor. Politika burada ilerici bir merkezileşme olarak ortaya çıkıyor: daha büyük alanlar, daha büyük yapılar, daha büyük kontrol birimleri. Demokratik meşruluğun yerini giderek kurumsal dayanıklılık alıyor.

Diğer taraf ise tam tersini düşünüyor. Daha küçük ve yönetilebilir siyasi birimlerin kendini öne sürmesini daha demokratik bir alternatif model olarak görüyor. Federalizm burada idari romantizm değil, Alman ve Avrupa tarihinden alınan bir derstir.

Almanya'nın gerçek tarihsel deneyimi bu perspektifte yatmaktadır: 1871, 1914 ve 1933'teki büyük siyasi felaketler de güç ve birlik hakkındaki temel fikirlerin abartılmasından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla 1945'ten sonraki federal düzen bir zayıflık değil, bilinçli bir karşı yapılanmaydı; siyasi ve toplumsal kitleselleşmeye karşı demokratik bir güvenlik mimarisi.

Bir CSU'lu olarak böyle düşünen herkes, partisinin öncelikle bu nedenle kurulduğunu söylüyor.

WELT köşe yazarı Peter Gauweiler bir avukat ve gazetecidir. Kendisi uzun yıllar CSU siyasetçisiydi ve diğer görevlerinin yanı sıra parti başkan yardımcısıydı.


Yayımlandı

kategorisi

yazarı:

Etiketler:

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir